Semiha Berksoy
Cumhuriyet'in ilk opera sanatçısı Semiha Berksoy'a 1934'te Atatürk'ün emriyle, ilk Türk Operası olan Özsoy Operası'nda başrol oynamasına rağmen, bir dönem komünist olduğu bile sanıldı. Nazım Hikmet'i Çankırı hapishanesinde ziyaret ettiği için, emniyet müdürlüğünde sorgulandı. Daha sonraki yıllarda Nazım Hikmet'in çevirdiği, Wagner'in Tosca'sında oynadı.
1910'da Çengelköy'de dünyaya gelen sanatçı, modern bir aileye sahipti. Annesi ressam, babası kendi halinde şair, amcası ilk fizyolojistti. Onu ilk Türk çocuk yuvasına verdiler. Rus hocalarından ders aldı. İlk kez orda Mozart'ın 'Figaro'nun Düğünü' eserini seslendirdi. Güzel sanatlar akademisinde resim öğrendikten sonra, şehir tiyatrosunda Tolstoy' un 'Yürüyen Kadavra' oyunuyla sahneye çıktı. Muhsin Ertuğrul ilk sesli filmini Semiha Berksoy'la çekti. Cemal Reşit Rey sesini duyup beğenip ve onun için 'Lüküs hayat' operasını yazdı.
1936'da Berlin Yüksek Müzik Akademisi Opera Bölümü'ne gitti. Orada 2 yıl opera söyledi.
Avrupa, Semiha Berksoy'u: 'Çok hoş tınılı bir soprano. Eşine az rastlanan büyük bir ses, alışılmamış temsil yeteneği. Tanrı tarafından seçilmiş birinci sınıf klasik bir Wagner yorumcusu' olarak tanımladı. 1939 Strauss Festivali'nde birinci oldu. Almanya'daki teklifleri reddederek Atatürk'ün kurmuş olduğu Ankara Devlet Operası'nın baş artisti olarak Ankara'ya döndü. 1940'tan başlayarak 1972'de yüksek dramatik soprano olarak operadan emekli olduğu güne kadarki uzun zamanda engellerle de karşılaştı. Hakkında çıkan komünist suçlamaları yüzünden baş rol kadrosu verilmedi. Operada küçük rollere çıkması istendi. İstifa etmek zorunda kaldı, fakat bu yolun sununda ilk Türk Opera Sanatçısı olarak, TBMM tarafından Atatürk Opera Ödülünü aldı.
Bonn'daki Kunst Müzesi Semiha Berksoy'u 2000 yılına geçen sanatçılar arasında gösterdi.
Yatak odasındaki objeleri, resimleri, piyanoyu altı ay sergilemek üzere Bonn'a taşıdılar.
Semiha Berksoy köklü bir geçmişin yanı sıra, kendini küllerinden yeniden yaratabilme yeteneği ile çağdaş sanata kendi varlığın tüm doğallığıyla kabul ettirebiliyor. Bianel'lerin kavramsal çalışmaları arasında en parlak en göz alıcı olmayı başarıyor. Kendini diğer sanatçılardan ayırıyor ve 'Sanatta kimseyi taklit etmedim. Kimseden bir şey istemedim. Öyleleri var. Gerçek sanat iltimasla olmuyor' diyor. Sıra dışı makyajıyla verdiği enerjisiyle her yeri tiyatral ve özel bir yer haline getirmeyi başarıyor. 90 yaşında olmasına rağmen yeni projelerini hayata geçirme çabasını hayranlıkla izliyoruz.
Not: Bu yazıyı hazırladığımda yaşıyordu. Hemde cin gibi gözlerle hareket halindeki herşeyi merak ederek, zaten 90 yaşındaki bu hayata bağlılık beni çok etkilemişti. şimdi bu yazıyı geçmiş zaman olarak tekrar elden geçirmek hiç içimden gelmiyor. O da yaşıyor gibi olmayı tercih ederdi diye düşünüyorum.
ı.d
Resimleri için link |