Türk Kahvesi
Türk kahvesi hala lezzet açısından kendini ayrı tutmayı devam ediyor. Şimdi mutfaklara çekilmiş ve paketlenmiş olarak gelen kahve, daha önceleri çekirdek olarak kavrulmadan evlere girermiş. İşlenme ve içime uygun haline gelmesi zahmetli bir uğraşmış. Kavrulduktan sonra, dibeklerde dövülüyor, el değirmenlerinde çekiliyormuş ki bu iki fincan kahve için en az bir saatlik bir süreyi alıyormuş. Tabi bura da bitmiyor, pişirilme işlemi de mangallarda yavaş ateşte, bakır cezvelerde yapılıyormuş. Kahvenin tarihi de ilginç, bütün belgeler aynı hikayeden başlatıyor yolculuğunu. 9'uncu yüzyılda Arabistan'da bir çoban keşfediyor bu bitkiyi. Sürüsünün uyuşukluğundan şikayetçi olan Khaldi kahve ağacının meyvelerini keçilerine yedirdikten sonra canlandıklarını görüyor ve kendisini de bu bitkiden mahrum etmiyor. Yani ilk Arabistan da bu bitki içecek haline geliyor. Kahvenin ülkemize gelmesi ve göç etmesi Kanuni Sultan Süleyman'ın Yemen'i işgal etmesiyle başlıyor. Osmanlı'nın düzenlediği seferler sayesinde siyah inci kahve tüm dünyaya hızla yayılmaya devam etmiş ve kısa sürede dünya içeceği olarak yerini almış. Sarayın en sevilen içeceği olmaktan öteye gidip halkın da tiryakiliğine dönüşünce peş peşe kahvehaneler açılmaya başlanmış. Her ne kadar kahvehane kültürü zamanla farklı boyuta gelmişse de, o dönemin entelektüellerin buluşma mekanlarıymış. Şimdiki Fransız kafeleri gibi. Çekirdek olarak dünyada dolaşan kahve girdiği ülkede farklı tarifler, lezzetler bulmuş. Her gittiği yerde değişik incelikte çekilerek kendi kültürünü çeşitlemeye başlamış. Şimdi yüzlerce çeşit aromayla tatlandırılan kahve Türkiye'de ki geleneğini sürdürmeye devam ediyor. Telvesinde sevgililerin baş harfini tanımaya çalışıldığı, üç vakte kadar diye başlayıp kızların geleceğinin en ince ayrıntılarını görmeye kadar uzayan bir dünya yaratmış kendine...
Bu yazı swardz auf waise dergisinde yayınlanmıştır.
|